Dilenci Prens 2. Cilt

Eğer okuyucumuz Eslaf Erol, yani Dilenci’nin ilk cildini okuma şerefine nail olmadıysa bu kitabı hemen
kapatmalıdır, zira her şeyi yeniden özet geçmeyeceğim.

Size şu kadarını söyleyeceğim, sevgili okuyucu. Eslaf’ı en son gördüğümüzde, genç bir çocuk, yetim, başarısız bir dilenci idi ve Skyrim’in soğuk vahşi ormanları boyunca, memleketi Erolgard’dan uzakta
koşuyordu. Koşmaya hep devam etti, orada burada durdu, yıllar geçirdi ve en sonunda genç bir adam
oldu.
Eslaf yiyecek elde etmenin pek çok yolu olduğunu keşfetmişti ve bunlardan en zor olanı yemeği
istemekti. Çok daha kolayı ise vahşi doğada bulmak ya da bekçisi olmayan pazar raflarından almaktı.
Yemek için dilenmekten daha kötü olan tek şey ise onu satın alabilecek parayı kazanmak için iş fırsatı
peşinde koşmaktı. Bu, onun için gereksiz miktarda karmaşık geliyordu.
Hayır, Eslaf’ın fark ettiği kadarıyla, yapabildiği en iyi şey bir toplayıcı, dilenci ve hırsız olmaktı.
İlk hırsızlık deneyimini Erolgard’ı terk ettikten kısa süre sonra, Hoarbeld kasabasının doğusundaki Jensen
dağının yakınlarındaki engebeli topraklarda yer alan Tamburkar’ın güney ormanlarında elde etti. Eslaf
açtı, dört gündür bir çiğ sincaptan başka bir şey yememişti ve pişmiş etin kokusunu aldıktan sonra
dumanı da buldu. Türküler söyleyen ozanlar bir kamp kurmuşlardı. Yemeklerini pişirirken,
şakalaşırlarken, flörtleşirlerken ve şarkılar söylerlerken onları izledi.
Onlardan bir miktar yemek isteyebilirdi ancak daha önce pek çok kişi bu isteğini reddetmişti. Onun
yerine aniden koştu, ateşten bir parça et aldı, yanıklardan kaçındı ve ozanlar aşağıda ona bakıp gülerken
ağaca tırmanarak yemeye başladı.
İnce görünümlü, kızıl saçlı ve vücudu dövmeler ile kaplı olan kadın seslendi: “Bir sonraki hareketin ne
olacak, hırsız? Biz seni yakalamadan ve cezalandırmadan nasıl kaybolmayı düşünüyorsun?”
Açlığı geçtiğinde, Eslaf kadının haklı olduğunu fark etti. Ozanların ortasına düşmeden ağaçtan kaçmanın
tek yolu uçurumdan aşağı sarkan bir dala atlamaktı. Dal ise aşağı yukarı elli fit aşağıdaydı. Eslaf o yöne
doğru sarkmaya başladı çünkü en mantıklı strateji bu görünüyordu.
Genç bir Khajiit (Ç.N. Elder Scrolls serisinde yer alan ve hırsızlıkları ile tanınan kedi-insan karışımı ırk)
“Nasıl atlayacağını biliyor musun, çocuk?” diye seslendi. Eslaf’tan birkaç yaş büyüktü ve ince ancak kaslı
bir vücudu vardı, ve en ufak hareketinde bile kontrollüydü. “Eğer bilmiyorsan, hemen aramıza atlamalı
ve sana yapacağımız şeye razı olmalısın. Seni sadece biraz dövüp yoluna göndereceğimizi düşünürsen
durup dururken boynunu kırmak çok aptalca olurdu.”

Eslaf bağırdı: “Elbette nasıl atlayacağımı biliyorum!” ancak bilmiyordu. Atlamanın tek numarasının
altında hiç bir şey olmaması olduğunu ve gerisini doğaya bırakmak gerektiğini düşünmüştü. Ancak elli
fit yüksekte ve aşağıya bakıyorsanız bu herkesin bir saniye tereddüt etmesine neden olur.
Khajiit sözlerine devam etti: “Yeteneklerinizi sorguladığım için üzgünüm, usta hırsız. Belli oluyor ki
atlarken önce vücudunuz dik bir şekilde ayaklarınızın üstüne düşmeniz ancak yumurta gibi kırılmamak
için gevşek olmanız gerektiğini biliyorsunuz. Göründüğü kadarıyla kaderiniz bizden kaçmak.”
Eslaf Khajiit’in ona verdiği ipucunu hemen anladı ve aşağıdaki nehre doğru atladı. Atlayışı pek hoşuna
gitmese de kendine herhangi bir zarar vermedi. İlerleyen yıllarda genellikle hırsızlıklardan sonra daha da
yükseklerden atlamak zorunda olduğu bir kaç durumla karşılaştı ki bunların kimisinde altında bir su da
yoktu, atlama tekniğini geliştirerek bunlardan zarar görmeden çıktı.
21. doğum gününde Jallenheim adlı batı kasabasına vardı ve soyulmaya en değer, en zengin kişinin kim
olduğunu anlaması pek de uzun sürmedi. Bu, kasabanın merkezindeki parkın yakınında yer alan
geçilmez sarayda yaşayan gizemli adam Suoibud’dan başkası değildi. (Ç.N. ilk hikayede bunun kralın
hazinesini verdiği oğlu olduğunu umarım unutmadınız) Eslaf vakit kaybetmeden sarayı buldu ve izlemeye
başladı. Savunması güçlü olan saray kalın kabuğunun altında alışkanlık ve davranışları ile adeta bir
organizma gibiydi.
Eski bir bina değildi ve Suoibud’un parasına yakın zamanda kavuştuğu çok açıktı. Düzenli olarak bekçiler
tarafında gözleniyordu ve bu da zengin adamın soyulmaktan korktuğunu, yani bunun Eslaf için iyiye
işaret olduğunu gösteriyordu. Sarayın en çok dikkat çeken yani taş duvarların üzerinde yüz feet yükselen
kulesiydi ve içindekilere çok iyi bir savunma pozisyonu veriyordu. Eslaf, Suoibud’un tahmin ettiği kadar
paranoyak olduğunu düşündüğünde, kulenin sarayın deposunu gördüğünü de tahmin etti. Sonuçta,
zengin adamın varlığını koruması gerekiyordu. Yani bu da ganimetin kulenin direkt altında değil ancak
bahçede duvarların içerisinde bir yerlerde olması gerektiğine delaletti.
Kuledeki ışık bütün gece yandı ve Eslaf soygun için en uygun zamanın Suoibud’un uyuyor olması gereken
gündüz vakti olduğuna karar verdi. Gündüz saatlerinde gardiyanlar bir hırsıza karşı en tedbirsiz
zamanlarında olacaklardı.

Ve ardından, güneş sarayın üzerinde parlarken, Eslaf hızlıca ön kapının yanındaki duvarı ölçerek çıkıntılar
arasında saklandı. İç avlu düz ve boş görünüyordu, bu nedenle pek saklanacak yer yoktu ancak iki adet
kuyu gözüne çarptı. Gardiyanlardan bir tanesi arada sırada kuyudan su çekerek susuzluğunu gideriyordu
ancak Eslaf onların diğer kuyuya hiç yaklaşmadıklarını fark etti.
Bekçilerin dikkatini bir şeyler çekene kadar bekledi ve bir an saraya mallar getiren tüccar arabasının
gelişiyle durum değişti. Araba aranırken Eslaf atladı, yumuşakça ve sessizce duvardan kuyuya atladı.
İnişi Eslaf’ın beklediği kadar yumuşak olmadı zira ağzına kadar su ile dolu değil, altın ile doluydu. Atlayışın
ardından kendini nasıl toplayacağını bildiğinden yine de bir zarar görmedi. Yer altında bulunan bu depoda
ceplerini ağzına kadar altın ile doldurdu ve kuleye gittiğini tahmin ettiği kapıdan geçmeye hazırken,
depoda kalan tüm altınlardan daha değerli olan elma boyutundaki mücevherin varlığını da fark ederek
pantolonunda onun için de yer açtı ve çaldı.
Kapı, elbette ki kuleye gidiyordu ve Eslaf yuvarlanarak dönen merdivenlerden yukarı çıktı, sessizce ancak
ivedilikle yürüdü. En tepede, sarayın en özel ustaca hazırlanmış odasını buldu. Dekorasyonu bol ancak
soğuk bir oda olsa da paha biçilemez sanat eserleri, dekoratif kılıç ve kalkanlar duvarlarda yer alıyorlardı.
Eslaf çarşafın altında horlayan şişkonun Suoibud olduğunu tahmin etti ancak pek yakınına gelmedi.
Pencerelere yaklaştı ve dışarıya baktı.
Zor bir atlayış olacaktı. Kuleden atlaması, duvarları geçmesi ve öteki taraftaki ağaca ulaşması
gerekiyordu. Ağacın dalları biraz zarar verebilirdi ancak hem düşüşünü yavaşlatırdı hem de ağacın altında
daha fazla yaralanmasını engelleyecek bir saman yığını duruyordu.
Odadaki adam uyanıp “Mücevherim!” diye bağırmaya başladığında Eslaf tam da atlamak üzereydi.
Eslaf ona bir kaç saniye, kocaman gözlerle baktı. Birbirlerine benziyorlardı ki kardeş oldukları için buna
pek de şaşırmamak gerekir.

Eğer yazım veya bilgi hatası bulduysanız ilgili yeri seçip Ctrl+Enter ile bize bildirebilirsiniz.