Delilikle Yapılan On Altı Uzlaşma

Kitap Künyesi
Oyunlar: Shivering Isles, Skyrim, ESO
Çevirmen: Alp Sezer Orak / Barış Solmaz / Kadir Tepe
Orijinal İsim: 16 Accords of Madness

Not: Bu kitabın sadece 6., 9. ve 12. bölümleri bulunmaktadır.

6. Bölüm – Hircine’in Hikayesi

Oblivion’un her daim gururlu ve kibirli Deli Prensi haziranın beşinci gününde Skyrim’in dondurucu zirvelerine çıktı ve bir bahse tutuşmak için Hircine’i çağırdı. Avcı tanrı orada vücut buldu çünkü bu gün ona adanmış bir gündü ve Sheogorath’ın cesaretini ilginç buluyordu.

Herkesten daha alaycı olan Sheogorath kendi aleminde kıkırdayan kaçıkları, şaşaalı müellifleri ve kendi bedenlerine zarar vermeyi huy edinmiş korkakları barındırıyordu. Deli Prens sırf başkalarının yaşadığı kafa karışıklığı, acı ve öfkeden aldığı keyiften dolayı kendisine hiçbir getirisi olmayacak işlere girişir, hiçbir anlamı veya amacı olmayan katliamları kışkırtırdı. Dolayısıyla kendisinin Hircine’e rakip olduğu sahneyi Deli Prens bizzat kendi kurmuştu.

Nazlı prens hiç de acele etmeyerek teklifini sundu: İki prens de üç yıl içerisinde birer yaratık yetiştirecekler ve bu yaratıkları bulundukları yerde ölümüne dövüştüreceklerdi. O korku salan çehresinde hiçbir ifade göstermeyen Hircine bu teklifi kabul etti. Prensler alemlerine geri döndüklerine dağın zirvesinde uçuşan kar tanelerinden başka bir şey kalmamıştı.

Kendine güvenen fakat Sheogorath’ın aldatıcı doğasını tanıyan Hircine gizli aleminde menfur bir yaratık yetiştiriyordu. Oblivion’dan antik bir Daedroth çağırdı ve ona kurtluk lanetini bulaştırdı. Kalbi kara, dişi sivri olan bu mendebur yaratığa rakip olabilecek hiçbir şey yoktu, Hircine’in aleminin büyük avcılarının arasında bile.

Üç sene sonra anlaşılan günde Hircine dağın zirvesine döndü. Sheogorath buluşma yerine ondan önce varmıştı; bir kayanın üzerinde öne eğilip bağdaş kurmuş, aylakça bir sabırla bekliyordu. Avın prensi mızrağını toprağa sapladı ve hırıltılarıyla tabiata meydan okuyan yaratığını öne sürdü. Kurnazlığı her zamanki gibi üzerinde olan Sheogorath şapkasını çıkardı ve arkasında, oturduğu kayaya tünemiş küçük, rengarenk kuşu rakibine gösterdi. Sert esen rüzgarda çekingen bir şekilde öten kuşun sesi güçlükle duyulabiliyordu.

Daedroth biçimsiz bir yaylanmayı andıran bir sıçrayışla kayanın üzerine çıktı. Kayanın olduğu yerde artık bir enkaz vardı. Kuşun zaten zor duyulan cıvıldaması rüzgara karışmıştı. Galip geldiğini sanan yaratığın kanlı çenesi alaycı bir gülümseme için büküldü. Fakat aniden küçük kuş yeniden ortaya çıktı ve onu görür görmez öfkeden kuduran Daedroth’un burnunun hizasında narin bir şekilde zıplamaya başladı. Minik hayvan koca yaratığın alevli gözleri arasındaki pullara sıkışan toz taneciklerini temizlerken Sheogorath sessiz fakat neşeliydi. Öfkeli bir şekilde uluyan yaratık kendisine rahatsızlık veren şeyi kovacağım derken kendi gözlerini kör etti. Bu iş saatlerce sürdü. Hircine, yetiştirdiği en muazzam yaratığın her şeyden habersiz gibi görünen fakat o ücra zirvede matemli bir şekilde öten kuşu yakalamaya çalışırken kendini yavaş yavaş yok edişini utanç içerisinde seyretti.

Öfkeden deliren Hircine mağlubiyeti kabul etti. Yaratığının lime lime olmuş cesedini yaktı ve artık unutulan dillerde küfürler savurarak kendi alemine çekildi. O küfürler bugün hala o zirvelerde duyulur ve Hircine’ın gazabından korkan hiçbir yolcu o ücra zirvelerde oyalanmaz.

Topuğunun üzerinde zirveye arkasını dönen Sheogorath ufak, ötücü kuşunu omzuna konması için yanına çağırdı ve dağdan iniş için yolunu tuttu. Ilık esintileri yüzünde hisseden ve Abecean sahilinin coşkun gün batımı manzaralarının keyfini çıkaran prens, Tamriel’in en küçük şampiyonuyla beraber şarkı söylüyordu.

9. Bölüm – Vaermina’nın Hikayesi

Darius Shano kendini koşabildiği kadar hızlı koşarken buldu.

Nereye veya neyden kaçtığı hakkında hiçbir fikri yoktu ama umrunda da değildi. Arzusu aklını kapatmıştı, uçmak dışında dünyada başka hiçbir şey yoktu. Binaları aradı, kendini koyabilecek ya da hedef olarak sayabileceği ama yararlı hiçbir şey yoktu. Üzerinde koştuğu özelliksiz çayırlar gözün görebileceği kadar uzanıyordu. “Koşmaya devam etmeliyim,” diye düşündü kendi kendine. “Koşabildiğim kadar hızlı koşmalıyım.” Yine ve yine koştu, aklının ufkunda bir değişiklik görünmüyordu…

Darius Shano yatağında sessizce yatarken, leydisi Düşdokuyucu Vaermina ve deli tanrı Sheogorath onun başında duruyordu. Vaernima talebesine gururla baktı ve yeteneği ile övündü.

“Bunda ne çok potansiyel var! İlham rüyaları sayesinde amacına ulaşması için edebi becerisini özenle geliştirdim ve şimdi yükselen bir şair ve ozan olarak beğeni topluyor! Ben ondan sıkılana kadar çok sevilecek.” Sheogorath da genç Breton sanatçıya baktı ve gerçekten de diğer ölümlüler arasında meşhur olduğunu gördü.

“Hmmm,” diye düşündü Sheogorath, “Ama yaptığın bu ölümlüden kaç kişi nefret edecek? Büyüklüğü onaylayan nefrettir, sevgileri değil. Bunu da başarabilir misin?”

Vaernima’nın gözleri kısıldı. “Evet, ölümlüler gerçekten de aptal ve önemsizler ve en cesurlarının çoğunun hor görüldüğü de doğru. Ama endişelenme, deli olan çünkü bunda, nefretin de aralarında bulunduğu, büyüklüğün çoğu formuna erişebilecek gücüm var. ”

“Belki, Düşdokuyucu, bu gücün kimde olduğunu göstermek eğlenceli olur? Bu ölümlüye on yıl boyunca aptal, cahil nefret edilmeyi sağla ve ben de aynını yapacağım. Kimin yeteneklerinin daha etkili olduğunu göreceğiz, diğer Daedra’nın yardımı ya da karışması olmadan.”

Bunu duyunca, Vaernima kendine güvenen bir memnuniyet ile rahatladı. “Deli tanrı gerçekten de güçlü ancak bu görev benim yeteneklerime uygun. Ölümlüler çılgınlık tarafından kovuldu ama nadiren bunu nefrete değer gördüler. Bunu sana açıklamaktan zevk duyarım, bu yüzden bu ölümlünün rüyalarına daha hoş korkular getireceğim.”

Ve böylece, hayatının 19. yılında Darius Shano’nun rüyaları değişmeye başladı. Onun için korku her zaman gecenin bir parçası olmuştu ama şimdi başka bir şey vardı. Bir karanlık uykusuna giriyor, bir karanlık ki bütün hisleri ve renkleri emiyor, arkada yalnızca boşluk bırakıyor. Bu olduğu zaman ağzını açıp bağırıyordu ama sonra karanlığın sesini de alıp götürdüğünü fark ediyordu. Elindeki tüm şey terör ve karanlık boşluktu ve her gece ona ölümün başka bir anlamını gösteriyordu. Yine de uyandığı zaman korkusu yok oluyordu, leydisinin bir amacı olduğuna inandığı için.

Gerçekten de bir gece Vaernima’nın ta kendisi karanlık boşluktan ortaya çıktı. Kulağına fısıldamak için öne eğildi.

“İyi izle, sevdiğim!” Bundan sonra boşluğu ortadan kaldırdı ve her gece saatlerce Darius’a doğanın en korkunç sapıklıklarını açıkladı. Başka insanlar tarafından derisi yüzülüp canlı canlı yenen insanlar, birçok uzuvlu ve ağızlı hayal edilemez yaratıklar, bütün bir nüfusun yakılması… Çığlıkları her akşamını doldurdu. Zamanla bu görüntüler ruhunu kemirdi ve çalışmaları kabuslarındaki karakterlere dönüşmeye başladı. Ona geceleri açıklanan görüntüler sayfalarda yeniden oluşturuluyordu ve çalışmalarının içerdiği korkunç zalimlik ve kötülük halkı hem iğrendirdi hem de hayran bıraktı. İğrenmelerini her detay üzerinde daha da pekiştirdiler. Bu şaşırtıcı materyallerden açıkça zevk alanlar da vardı ve bazılarının üzerindeki popülerliği, onu iğrenç bulanların duyduğu nefreti besledi. Bu böyle birkaç yıl devam etti, Darius’un kötü şöhreti durmadan artıyordu. Sonra, 29. yaşında, haber vermeden, rüyalar ve kabuslar kesildi.

Darius üzerinden bir ağırlık kalkmış gibi hissetti, bundan böyle her gece yaşadığı işkencelere dayanması gerekmemesine rağmen, şaşkındı. “Leydimi gücendirecek ne yaptım?”, diye yüksek sesle merak etti “Beni neden terk etti?” Vaernima, dualarına hiç cevap vermedi. Hiç kimse cevap vermedi ve huzursuz rüyalar kaybolup Darius’u uzun, derin uykularla bıraktı.

Darius’un çalışmalarına olan ilgi azaldı. Yazısı bozuldu ve fikirleri bir zamanlar yaptıkları gibi şaşırtmaya ve ilgi uyandırmamaya başladı. Kötü şöhretinin anısı ve korkunç rüyaları kayboldukça kafasında dolaşan sorular sonunda Vaernima’ya karşı kin oluşturdu, eski leydisine. Kini nefrete dönüştü, nefreti dalga geçmeye dönüştü ve zamanla dalga geçişi inanmazlık oldu. Yavaş yavaş açıklığa kavuştu, Vaernima onunla hiç konuşmamıştı; rüyaları basitçe kendini düzelten hasta aklının ürünleriydi. Kendi bilinci tarafından aldatılmıştı ve kızgınlığı ve utancı onu boğmuştu. Bir kez tanrı ile sohbet eden adam şimdi yavaşça dalalete sürükleniyordu.

Zamanla tüm karamsarlığı, şüphesi ve kutsal şeylere hakareti yaratıcı bir felsefeyle Darius’un sonraki çalışmasında toplandı. Tanrılara meydan okudu, çocuksu halk ve yozlaşmışlara tapınma durumuna da. Hepsi ile sapıkça karikatürler ile dalga geçti, hiç kimseye acımayıp aman vermeyerek. Tanrılara eğer varlarsa halk içinde ona saldırmaları için meydan okudu, böyle bir ceza vermeye gelen olmadığında da onlarla dalga geçti. Tüm bunlara insanlar önceki çalışmalarındakinden çok daha fazla hakaret etti. Önceki kariyeri yalnızca duyarlılıklarına dokunuyordu ama şimdi direk olarak insanların kalbine saldırıyordu.

Çalışmaları boyut ve çarpıcılık bakımından büyüdü. Tapınaklar, soylular ve halk, herkes hor görüşünün hedefiydi. Sonunda, 39 yaşında Darius “En Soylu Aptal” isimli bir parça yazdı, bunda Dokuz İlah mezhebini birleştirdiği için imparator tanrı Tiber Septim ile dalga geçiyordu. Yerel Daenia kralı bu sonradan görme tarafından geçmişte dalga geçilmişti, şansını gördü. İmparatorluğa karşı saygısızlık ettiği için Darius Shano idam edildi, merasim kılıcı ile neşeli yüzlerden oluşan kalabalığın önünde. Son, acı sözleri kan dolu ağzı arasından duyulamadı.

Bahislerinin 20 yıl sonrasında, Vaernima ve Sheogorath Darius Shano’nun kafasız cesedinin önünde buluştu. Düşdokuyucu bu buluşmayı iple çekiyordu; hiçbir şey yapmayan Daedra prensi ile yüzleşmek için yıllardır bekliyordu.

“Senin tarafından kandırıldım, Sheogorath! Anlaşmamızın bana düşen yarısını gerçekleştirdim ama senin on yılın içinde ölümlü ile hiç temasa geçmedin. Sana büyüklüğünün hiçbir bölümünü borçlu değil ya da yeteneklerini ya da senin nüfuzunu!”

“Saçmalık,” diye boğuk boğuk konuştu deli tanrı. “Hep onun yanındaydım! Senin zamanın bittiğinde ve benimkisi başladığında, onun kulağındaki fısıltıların sessizlik ile yer değiştirdi. Çok konforlu ve anlam dolu bulduğu form ile bağlantısını koparttım ve yaratığın umutsuzca yalvardığı ilgiden onu alıkoydum. Leydisi olmadan bu adamın karakteri kin ve nefret ile olgunlaşabilirdi. Şimdi acılığı en yüksek seviyede ve deliliği öfkesi ile besleniyor, benim diyarımda beni ölümsüz bir hizmetçi olarak besliyor.”

Sheogorath döndü ve yanındaki boş alana konuştu.

“Gerçekten de Darius Shano şanlı bir ölümlüydü. Kendi insanları, kralları ve hatta dalga geçtiği tanrıları tarafından hor görüldü. Ve başarım için, Vaernima’nın üç takipçisini hizmetime kabul edeceğim. Ve rüyacılar deliler olarak uyanacak.”

Ve böylece Sheogorath Vaernima’ya delilik olmadan rüyaların olamayacağını ve yaradılışların olamayacağını öğretti. Vaernima bu dersi hiç unutamayacak.

12. Bölüm – Malacath’ın Hikayesi

Orsinium’un kuruluşundan önceki günlerde, hiçe sayılmış Ork ırkı alışkın olduğundan bile fazla sürgüne ve zulme maruz kalmıştı. Bunun üzerine sınırları zorlayıp gittikleri yerlere kadar kendi insanlarını çoğaltan Orsimer’ın pek çok muhafızlarıydı. Bugünlerde bile hala konuşulan bu muhafızlar arasında, Lanetli Lejyon, Saçsız Gromma ve soylu Emmeg Gro-Kayra vardı. Bu sonraki sefer kesinlikle Tamriel’de efsane statüsüne yükselecekti, eğer belli Daedra prenslerinin ilgisine maruz kalmamış olsaydı.

Emmeg Gro-Kayra doğumda öldürülen genç bakirenin yetim kalan çocuğuydu. Kabilesinin şamanı Grilikamaug tarafından şimdilerde Normar Tepeleri dediğimiz yerin zirvesinde yetiştirilmişti. On beşinci yaşının sonlarında, Emmeg eliyle süslü bir takım ölçülü zırhı kabilesinde bir terfi ayinini işlemişti. Yaygaralı bir günde son perçini dövdü ve iri mantoya ağır pelerini örüp, Emmeg köyünden son defa ayrıldı. Bir tüccar karavanını haydutlardan korumak ya da köle edilmiş canavar halkını özgür bırakmak gibi kahramanlıklarının haberi daima evine ulaştı. Soylu Ork fatihinin haberi Bretonların dahi dudaklarını süslemeye başladı, çoğu zaman bir korku belirtisiyle.

Yetişkinliğe erişinden iki yıldan az bir süre sonrasında ince bir ses yoğunlaşan bir geceden duyulduğunda Gro-Kayra kamp yapıyordu. Gro-Kayra halkı tarafından konuşulan dilin Orklara ait olmayan bir dilde konuşulduğunu duyduğuna şaşırmıştı.

“Lord Kayra” dedi ses, “Kahramanlıklarının masalları pek çoklarının dudaklarından geçti ve kulaklarıma ulaştı.” Karanlığa öylece bakan Emmeg, puslu kamp ateşinden geçici ve dalgalı görünen pelerinli figürün silüetini kafasında oluşturdu. Sesin kendisinden burnunu sokan bu kişinin yaşlı bir karı olduğunu düşünmüştü fakat şimdi belki de cılız ve sırık yapılı bir adamın karşısında olduğuna karar verdi ama daha fazla bir detay fark edemiyordu.

“Belki”, diye başladı dikkatli Ork, “Ama şöhret peşinde değilim. Sen kimsin?”

Soruyu görmezden gelerek devam etti yabancı, “Buna rağmen Orsimer, şöhret seni buluyor ve ben ona yakışan bir hediye taşıyorum.” Ziyaretçinin pelerini soluk ay ışığında parlayan düğmeler dışında bir şeyi göstermeden hafifçe aralandı, bir bohça alınmış ve ikisinin arasındaki ateşin yanına fırlatılmıştı. Emmeg nesneyi saran paçavraları dikkatlice çıkardı ve nesnenin geniş, eğimli ve süslü dekore edilmiş bir kılıç olduğunu fark ettiğinde hayran kaldı. Silah ağırdı ve Emmeg kılıcı savurunca bu ayrıntılı kulpunun kılıcın ağırlığının oldukça büyük bir yükünü dengelediğini fark etti. Şimdiki halinde çok özel sayılmaz diye düşündü Ork fakat kiri temizlediğinde ve eksik olan birkaç mücevher tamamlandığında, pek ala kendinden on kat daha şanlı muhafızlara layık bir kılıç olurdu.

“Onun adı Neb-Crescen” diye konuştu cılız yabancı, Gro-Kayra’nın yüzündeki takdir dolu ışığı görünce. “Onu bir at ve sıcak iklimlerde bir sır karşılığında aldım fakat yaşlılığımda bunun gibi bir silahı yerden kaldırabilsem dahi şanslı sayılırım. Uygun olan onu senin gibi birine vermemdir. Ona sahip olmak hayatını sonsuza dek değiştirmektir.” Bu bilenmiş çeliğin arkına olan sevdalanmasının üstesinden gelen Emmeg tekrar ilgisini ziyaretçiye çevirdi.

“Sözlerin gayet iyi, yaşlı adam,” dedi Emmeg, şüphesini gizlemeyerek, “Fakat ben budala değilim. Bu kılıç için daha önce bir defa takas yapmışsın ve bu gece tekrar takas yapacaksın. İstediğin şey nedir?” Yabancının omuzları çöktü ve Emmeg bu alacakaranlık ziyaretinin gerçek amacını açığa vurduğuna memnun oldu. Onunla biraz oturdu, sonunda bu egzotik silah karşılığında bir yığın kürk, sıcak yemek ve avuç dolusu altın önerdi. Sabah olduğunda yabancı gitmişti.

Emmeg’in yabancıyla karşılaşmasının ardından geçen hafta boyunca Neb-Crescen kınından çıkmadı. Ormanda hiç düşmanla karşılaşmamıştı, yemekleri kümes hayvanları ve ok ile yayla avlanan küçük av hayvanlarından oluşuyordu. Barış ona gayet uygundu fakat yedinci sabahta, daha sis alçak dallar arasında dururken Emmeg’in kulakları yakınlardaki yoğun kar ve orman enkazından gelen ayak sesinin sahte çıtırdamasını duydu.

Emmeg’in burun delikleri alevlendi fakat rüzgara karşı duruyordu. Esintinin kokuyu onun yönüne taşıdığını bilmesine rağmen misafirinin silüetini ya da kokusunu seçemeyince Emmeg savunmaya geçti ve dikkatlice Neb-Crescen’i kınından çıkardı. Emmeg sonrasında olanlardan tamamıyla emin değildi.

Kılıcı çekişinden sonra Emmeg Gro-Kayra’nın bilinçli olarak hatırladığı ilk şey önündeki havayı yarıp süpüren, ormanı örten bakire toz zemini üzerine kanlar saçan bir kılıcın görüntüsüydü. Hatırladığı ikinci şey üzerine çöken kana susamışlığın çılgınlığını hissetmesiydi. Fakat tam o sırada ilk defa kurbanını gördü, kendinden belki birkaç yaş küçük bir Ork kadınıydı. Vücudu güçlü bir adamı üst üste on kez öldürmeye yetecek derecede tüyler ürpertici yaralarla kaplı bir tablo gibi görünüyordu.

Emmeg’in tiksintisi onu esir alan deliliği alt etti ve tüm iradesiyle Neb-Crescen’i elinden bırakıp kılıcın akıp gitmesine izin verdi. Kılıç uyumsuz bir çınlamayla havada büküldü ve kar yığınının içine gömüldü. Emmeg olay yerini utanç ve dehşet içinde terk etti, kendini yükselen güneşin yargılayan gözlerinden saklamak için pelerininin başlığını kafasına geçirdi.

Emmeg’in kendi türünden birini katlettiği olay yeri ürkünçtü. Boyundan aşağısının derisi yüzülmüş ve tanınmayacak halde sakatlıklarla doluydu fakat dokunulmamış yüz kalıcı bir sefil dehşet hissinin ifadesiyle donmuştu.

Tam orada Sheogorath, Malacath’ı çağıran belli ayinler düzenledi ve iki Daedra lordu parçalanmış cesedin önünde toplantı yaptı.

“Bunu bana neden gösteriyorsun, Deli Adam?” diye başladı Malacath, bu baştaki kelimesiz hakaretin etkisinden kurtulunca. “Çocuklarımın cinayetinin azabını izlememden bu kadar mı keyif alıyorsun?” Gırtlaktan gelen sesi gürledi, Orismer’ın koruyucusu karşıt rolündeki kişiye suçlayan gözlerle baktı.

“Doğumdan itibaren o sizindi, sürgün kardeş,” diye başladı Sheogorath, ciddi bir tavır ve görünüm içinde. “Ama alışkanlıklarıyla da benim kızımdı. Benim buradaki ne yasım ne de öfkem seninkinden daha az yüce değil.”

“Emin değilim” diye homurdandı Malacath, “Fakat emin ol ki bu suçun intikamını almak bana düşer. Senden bir mücadele beklemiyorum. Yolumdan çekil.” Korkunç prens onu itip geçmeye başlıyorken, Lord Sheogorath tekrar konuştu.

“Senle intikamın arasında durma niyetim yok. Hatta sana yardım etmek istiyorum. Bu çöllerde hizmetçilerim var ve ortak düşmanımızı tam olarak nerede bulabileceğini söyleyebiliyorum. Senden tek istediğim benim seçtiğim bir silahı kullanman. Suçluyu benim kılıcımla yarala ve onu, orada kendi cezamı verebileceğim benim boyutuma yolla. Onurla öldürme hakları burada sana ait.”

Bunu duyunca, Malacath kabul edip Sheogorath’tan kılıcı aldı ve gözden kayboldu.

Malacath katilin yolunun önünde belirdi, pelerinli figür kar fırtınasının pusunda belirsizleşti. Öyle çirkin bir lanet feryat etti ki etraftaki ağaçları soldurdu. Kılıc çekilmişti ve Malacath mesafeyi vahşi bir tilkiden daha hızlı şekilde kapattı. Öfkeyle köpürmüş halde kılıcı düşmanının kafasını temizce koparacak şekilde pürüzsüz bir ark halinde savurdu. Sonra kılıcı ucuna kadar göğsüne soktu, kan fışkırmalarını tutup düzenli, ölçülü zırh ve ağır pelerinin içinde büyüyen kızıl köpük lekesine dönüştürdü.

Kendi öldürüşünün beklenmedik hızı ve öfkesiyle soluyarak, Malacath’ın önündeki vücut yere ağırca geri düşüp sertçe, düz, geniş bir taşa inerken dizinin üstünde dinlendi. Sonraki ses, sessizliği bir yıldırım gibi kesti.

“Ö… Özür dilerim…” diye titredi Emmeg Gro-Kayra’nın sesi. Malacath’ın gözleri kopmuş, kan damlayan fakat nasılsa hayatta kelleye bakınca faltaşı gibi açıldı. Gözleri önündeki Malacath’ın görünüşüne odaklanmaya çalışarak vahşice sallandı. Bir zamanlar gururlu muhafızın gözleri azap, acı ve şaşkın bir tanıma hissiyle yaşlara bulandı.

Bu korkuyla, Malacath öldürdüğü adamın sırf kendi türünden bir Orsimer olmakla kalmayıp, yıllar önce bir Ork bakiresini kutsadığı kendi çocuğu olduğunu fark etti. Bu acı verici derecede uzun süren anlar içinde ikisi umutsuz ve şoka girmiş halde birbirine bakakaldı.

Sonra, yağlanmış demir kadar sessizce Sheogorath o alana doğru yürüdü. Emmeg Gro-Kayra’nın vücudundan ayrılmış kafasını kaldırdı ve küçük, gri bir çuvala sardı. Sheogorath cesetten Neb-Crescen’i geri aldı ve yürümek üzere döndü. Malacath ayağa kalkmaya başladı fakat kendi türünden yavrularından birini Sheogorath’ın diyarına geri çağırılamayacak şekilde lanetleyip gönderdiğini bilerek tekrar diz çöktü ve oğlunun kısık sesli mazeretlerinin seslerinin donuk ufukta solup gitmesiyle kendi başarısızlığının yasını tuttu.

 

Eğer yazım veya bilgi hatası bulduysanız ilgili yeri seçip Ctrl+Enter ile bize bildirebilirsiniz.